- Dünya Anadili Gününe Bir Selam: Göçmen ve Mülteci Çocuklarda Dil-Kimlik İlişkisi ve Çift Dilli Eğitim Modelinin Gerekçesi
Türk Dil Kurumu tarafından “dünya milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya götürmek” şeklinde tanımlanan küreselleşme kavramı; içerisinde farklı kültür, inanç ve dilleri barındıran toplumlar bakımından bu bütünleşme sürecini eşitlikçi bir zeminde ilerletmemekte, kimi zaman baskın değerlerin diğer kültürel unsurlar üzerinde üstünlük kurmasına ve diğerinin yok olmasına sebebiyet verebilmektedir.
Özellikle 19. yüzyılın sonlarında Sanayi Devrimi ile ivme kazanan küresel ekonomik entegrasyon, devletlerarası etkileşimi önemli ölçüde artırmıştır. Bunu izleyen İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı geniş çaplı yıkım ile Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu ve rekabetçi uluslararası yapısı ile de kitlesel yer değiştirme hareketlerinin hız kazanmasıyla göç ve mültecilik olgularını uluslararası sistemin kalıcı unsurlarından biri hâline getirmiştir. Bu tarihsel dönüşüm, yalnızca sermaye ve malların değil, aynı zamanda kimlik, kültür ve aidiyet gibi güçlü manevi unsurlara sahip insanın da sınırlar ötesi dolaşımını beraberinde getirmiştir. Söz konusu dolaşımın parçası olan birey ve topluluklar, kimi zaman zorunlu kimi zaman gönüllü olarak gerçekleştirdikleri devletlerarası yer değiştirme sürecinde, demografik ve kurumsal yapısı farklı bir egemen devletin hukuk düzenine ve kamusal yaşamına dâhil olmaktadır. Bu durum hem göç edenlerin uyum süreçlerinde hem de ev sahibi devletin kamusal hizmet sunum mekanizmalarında kaçınılmaz biçimde yapısal uyarlama ihtiyaçları doğurmaktadır.
Bu bireysel ve kamusal uyarlamaların en belirgin hissedildiği alanların başında dilsel düzenlemeler gelmektedir. Zira, iletişimi sağlayan teknik bir araç olmaktan öteye giden dil; bireyin aidiyet duygusunu, kimlik inşasını ve toplumsal sürekliliğini şekillendirdiği gibi bireyin kültürel kimliğinin de en belirgin taşıyıcısıdır. Ne var ki, yerleşik yurttaşlardan farklı olarak, kimlik inşasının gerçekleştiği kültürel yapı ile yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı devletin toplumsal ve kültürel kodları arasında bir farklılık bulunan göçmen ya da mülteci açısından dil, çok daha karmaşık bir nitelik kazanmaktadır. Bu bağlamada, bir yandan bireyin geçmişiyle bağı ve kültürel sürekliliğini muhafazada temel unsur olarak ana dilinin varlığını sürdürme ihtiyacı doğarken diğer yandan kamusal hayata erişim ve hakların etkin kullanımı için egemen ulus devletin ön koşul olarak belirlediği resmî dilin edinilmesi de kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır.
Ortalama bir yetişkin açısından görece dengeli biçimde yürütülebilen bu süreç, bilgi birikimi ve kimlik inşası henüz tamamlanmamış çocuklar bakımından çok daha kırılgan ve çok katmanlı bir nitelik taşımaktadır. Nitekim, gözlerini toplumun yapı taşı olan ailede açan çocuk, bağlarını sürdürebilmek ve köklerine çok daha sıkı tutunabilmek için, öncelikle evde konuşulan ana dili aracılığıyla gerçekleştirilen dilsel ve kültürel aktarım üzerinden kimliğini şekillendirmeye başlar.
Bu hususun önemi, Avrupa Konseyi’nin Ulusal Azınlıkların Korunmasına dair Çerçeve Sözleşmesi’ne ekli Açıklama Raporu’nda da ana dilinin çocuk bakımından kimlik gelişiminin temel taşıyıcılarından biri olduğu ve istisnasının olmadığı açıkça belirtilerek pekiştirilmiştir. Her ne kadar ilgili sözleşme ve rapor, mülteci veya göçmen çocuklarından ziyade ulusal azınlıkların eğitimine istinaden hazırlanmışsa da ortaya koyduğu ilkesel yaklaşımın herhangi bir statü farkı gözetmeksizin tüm çocuklar bakımından geçerli olan evrensel bir gerçekliğe işaret ettiği açıktır.
Ancak bu kimlik inşası, çocuğun eğitim hayatına başlamasıyla tamamlanan bir süreç olmayıp; aksine dilsel ve kültürel çevreyle kurduğu ilişki içerisinde çocukluk boyunca yeniden üretilen, katmanlanan bir gelişim hattı olduğu kabul edilmektedir. Bu gelişimin sağlıklı biçimde desteklenebilmesi için çocuğun yaklaşık 10–12 yaşına kadar eğitimini ana dili üzerinden sürdürmesi; bunun ardından egemen devletin resmî dilinin önce sözlü iletişim düzeyinde, daha sonra yazılı dil ve okuryazarlık becerileriyle birlikte kademeli olarak öğretilmesi suretiyle uyum sürecinin güçlendirilmesi önerilmektedir.
Bunun mümkün olmaması hâlinde ise, ana dilinin ağırlıkta olduğu çift dilli eğitim modelinin benimsenmesi; eğitim dili dağılımının zaman içerisinde kademeli biçimde resmî dil lehine yeniden dengelenmesi ve böylece kimlik ve aidiyet duygusunu güçlendirerek öğrenme motivasyonunun desteklenmesi önerilmektedir.
Aksi hâlde, erken dönemde ana dil desteği sağlanmaksızın yürütülen eğitimin çocuk üzerinde psikososyal açıdan yıpratıcı etkiler doğurabileceği; bazı dilbilimsel yaklaşımlarda bu durumun psikolojik şiddet kapsamında değerlendirildiği, Tove Skutnabb-Kangas tarafından ise daha sert bir ifadeyle “psikolojik işkence” olarak nitelendirildiği belirtilmektedir. Bu bakımdan ilgili yazı dizimizin ilk bölümünde ana dilinde eğitimin önemi ve deneysel çalışmalarla akademik başarıda etkisi ele alınmaktadır. Zira erken dönemde ana dil desteğinden yoksun bırakılan çocuğun yaşadığı kayıp, yalnızca bireysel bir eksilme olarak kalmamakta; kamusal düzeyde de ağır sonuçlar doğurmaktadır. Bireysel açıdan incelendiğinde, ana dilinde eğitimden uzaklaşan çocuğun bilişsel gelişim, akademik özgüven ve kimlik bütünlüğünde gedikler oluştuğu ve her ne kadar çocuk, egemen devletin üyeleriyle beraber resmî dilde yoğun eğitim almışsa da çoğu kez yeterli uyum düzeyine ulaşamadan yaşadığı toplumda dezavantajlı bir konuma sürüklendiği gözlemlenmiştir. Kamusal düzeyde ise bu gediklerin, eğitim sistemi bakımından telafi edici destek ihtiyacını artırarak kamu kaynakları üzerinde ek bir yük yarattığı; eğitimlerin yeterli olmaması halinde ise çocuğun eğitim ve öğrenim sürecinden kopması ve bu durumun uzun vadede toplum genelinde beceri kaybı, eşitsizliklerin derinleşmesi ve toplumsal bütünleşmenin zayıflamasına sebebiyet verdiği gözlemlenmiştir.
Unutulmamalıdır ki, çok dillilik yalnızca bir başka dil(ler), dili konuşabilme yetisi değil; farklı düşünce sistemleri arasında geçiş yapabilme, çoklu bakış açısı geliştirebilme ve kültürlerarası etkileşim kurabilme kapasitesidir. Bu kapasite, bireysel başarıyı güçlendirdiği gibi kültürel çeşitliliğin korunmasına ve toplumsal çoğulculuğun zenginleşmesine de katkı sağlamaktadır. Bu kabul, Birleşmiş Milletler çatısı altında UNESCO öncülüğünde de küresel ölçekte sahiplenilmiş ve bu hususun önemini vurgulamak amacıyla 21 Şubat “Dünya Anadili Günü” ilan edilmiştir.
Nitekim, dil edinimi ve bilişsel gelişim alanında yapılan deneysel ve karşılaştırmalı araştırmalar da bu uluslararüstü kabulü destekler niteliktedir.
Örneğin, Wen-Jui Han’ın atıf yaptığı çalışmalardan birinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’lardan itibaren uzun bir süre iki dilliliği pedagojik bir değer olarak değil, azınlık öğrenciler bakımından telafi edilmesi gereken bir eksiklik alanı olarak değerlendirildiği politika çerçevesinde, ana dil desteği sağlanmaksızın öğrencilerin yalnızca İngilizce telafi derslerine yönlendirilmesinin söz konusu öğrencileri hem dil gelişimi hem de akademik performans bakımından dezavantajlı bir konuma sürüklediği; buna karşılık 1990’lı yıllardan itibaren Kanada’da geliştirilen iki yönlü daldırma modeline benzer programların devlet tarafından benimsenmesiyle birlikte, çift dilli eğitim politikasının yalnızca ait olduğu grup ve yaşadığı topluma entegrasyonu değil, aynı zamanda akademik başarının da güçlendirdiği tespit edilmiştir.
Yine Durán, L. K. Ve diğerlerine ait bir çalışmada, yaşları 38–48 ay arasında değişen 31 ana dili İspanyolca olan okul öncesi göçmen çocuk, aynı müfredatın yer aldığı, yalnızca öğretim dili bakımından farklılık (ana dili olan İspanyolca ağırlıklı iki dilli eğitim ve yalnızca resmî dil olan İngilizce dilinde eğitim) gösteren sınıflara rastgele atanmış ve gelişimleri öğretim yılının başı ve sonu olmak üzere iki periyotta incelenmiştir. Deney sonucunda elde edilen bulgular, İspanyolca ağırlıklı çift dil sınıfındaki öğrencilerin ana dillerine ilişkin sözlü kelime bilgisi ve erken okuryazarlık becerilerinde anlamlı bir gelişim kaydettiklerini; buna karşılık yalnızca İngilizce eğitim alan akranlarına kıyasla İngilizce dil gelişimi bakımından herhangi bir gerilik göstermediklerini ortaya koymuştur. Anlaşılacağı üzere, ana dili temelli çift dilli eğitim modeli çocukların ana dil yeterliliklerini güçlendirerek kültürel kimliklerini koruma ve sürdürmelerini desteklemekte; aynı zamanda resmî dil edinimlerini de eş zamanlı biçimde geliştirerek yaşadıkları toplumla bağlarını zayıflatmaksızın uyumlarını güçlendirme süreçlerine engel teşkil etmemektedir.
Ancak uygulamada benimsenen süreç incelendiğinde, ana dilinde veya çift dilli eğitim modellerine erişimin çoğu ulus-devlet bakımından sistematik ve sürdürülebilir bir kamu politikası hâline getirilmediği; bu tür uygulamaların ya sınırlı pilot programlarla dar bir çerçevede tutulduğu ya da bütçe ve idari öncelikler gerekçe gösterilerek yeterince desteklenmediği gözlemlenmektedir.
Yazı dizinimizin ikinci bölümünde detaylı olarak incelenecek olan bu tek dilli anlayışın, göçmen ve mülteci çocukların gelişimlerine olan etkisi yine vakıalarla incelenecek olup; bu durum iki dilli eğitim gören çocuklarda gözlemlenen başarının aksi bir biçimde çocuklarda dilsel gelişim, akademik başarı ve kimlik bütünlüğü bakımından nasıl bireysel ve toplumsal noktalarda uzun vadeli ve telafisi güç sonuçlar doğurduğu tartışılacaktır.
Özetle, küreselleşmenin beraberinde getirdiği çok dilli ve çok kültürlü toplumsal yapı karşısında, ana dili temelli çift dilli eğitim modelinin göçmen ve mülteci çocuklar bakımından pedagojik açıdan güçlü bir çözüm olduğu, deneysel bulgularla ortaya konulmuştur. Bu araştırmalar, çocukların ana dil yeterliliklerini güçlendirerek kültürel kimliklerini koruma ve sürdürmelerini desteklediğini; aynı zamanda bilişsel esnekliklerini artırarak akademik başarılarını da pekiştirdiği; resmî dil edinimi bakımından da herhangi bir gerilemeye yol açmadığı gibi iki dilin dengeli gelişimini mümkün kıldığı görülmektedir. Dolayısıyla, çift dilli eğitim modelinin hem bireysel gelişime hem de toplumsal uyuma anlamlı katkılar sunan bir yaklaşım olarak egemen devletler tarafından kamu politikası düzeyinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Kaynakça
Akbulut, O., Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Hukuki Zemini. İstanbul: Oniki Levha Yayıncılık. 2008. ISBN: 978-605-0067-00-2.
Castro, D. C., Franco-Jenkins, X., & Chaparro-Moreno, L. J. (2025). “The Effects of Dual Language Education on Young Bilingual Children’s Learning: A Systematic Review of Research.” Education Sciences, 15(3), 312. https://doi.org/10.3390/educsci15030312.
Durán, L. K. & Reseth, C. J. & Hoffman, P. (2010). “Bilingual book formats and vocabulary learning in shared storybook reading”. Journal of Child Language, 37(3), 567–597. https://doi.org/10.1016/j.ecresq.2009.10.002.
Jasaiwal, A. (2023). “Globalisation, Migration and Refugee Crisis.” Indian Journal of Law and Legal Research, 5, 1-7.
https://heinonline.org/HOL/P?h=hein.journals/injlolw11&i=3617.
Lemay, H. (2014). “Le soutien en langue maternelle : une approche novatrice pour les élèves allophones en difficulté.” Québec français, 172, 23-24. https://elodil.openum.ca/files/sites/249/2023/12/Armand-Hardy-Lemay-2014-Le-soutien-en-langue-maternelle.pdf.
Leboutte, R. “Mondialisation et migrations internationales. Le retournement historique des migrations internationales en Europe entre 1900 et l’an 2000.” Économie appliquée, 55(2), 91–120. https://doi.org/10.3406/ecoap.2002.3072.
Oral, D., & Lund, A. (2022). “Mother Tongue Instruction: Between Assimilation and Multicultural Incorporation.” Education Sciences, 12(11), 774.
https://doi.org/10.3390/educsci12110774.
Phillipson, R. & Skutnabb-Kangas, T. & Rannut M., Linguistic Human Rights: Overcoming Linguistic Discrimination. Berlin, New York: Mouton de Gruyter. 1995. ISBN: 3-11-014878-1.
Topcu, N. (2019). Küreselleşme, uluslararası göç ve Avrupa Birliği göç politikaları. NOSYON: Uluslararası Toplum Ve Kültür Çalışmaları Dergisi, 3, 50-65. https://izlik.org/JA66UM22RB.
Scutnabb-Kangas, T., İki Dillilik mi Değil mi: Azınlıkların Eğitimi. İngiltere: Multinational Matters Ltd. ISBN: 0-905028-18-X.
Yaman, Y. 2021. “Göç Kuramları Çerçevesinde İkinci Dünya Savaşı Sonrası Batı Avrupa’nın Göç Deneyimi.” Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 19(2), 553-583. https://doi.org/10.32450/aacd.886964.

