“Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri”
— CEMAL SÜREYA
Ait olmakla sahip olmak arasında ilk bakışta bir çelişki var gibi görünse de aslında bu iki kavram birbirini tamamlar. İnsan bir yere ait olabilmek için önce ona sahip olma ihtiyacı duyar. Bir vatana, bir bayrağa, bir türküye, bir şiire, bir sokağa, bir eve, bazen de bir insana…Sahip olmak yalnızca mülkiyet değil tanımak, anlamak ve bağ kurmaktır. Ancak o zaman bir yere hakikaten ait hissederiz. Göçle birlikte sahip olunanlar yitirilir, yerlerine yenileri gelir. Fakat bu basit bir yer değişimi değil, aynı zamanda telafi etme sürecidir. Dünün yerine bugünü koyarken kaybedilenlerin izini taşırız. İnsan yaşadıklarına dahil olsa da çoğu zaman olan bitene müdahil olamaz. Geçmiş, sahip olduğumuz hatıralarla kaybolurken, gelecek ise ait olmayı hayal ettiğimiz umutlu bir varış noktasıdır. Göç tam da bu sebeple yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda duygusal ve varoluşsal bir yolculuktur. Bu yolculukta mimarlık, insanın geçmişine ve anılarına sahip çıkarken, geleceğine de aidiyet inşa eden bir köprüdür.
Göçün Hafızası ve Mekânın Dili
Mimarlık geçmişten izler taşıyan, kültürü, inancı, alışkanlıkları, örfü ve âdeti koruyarak geleceğe yönelten, insanı hem tanıdık hem de yeniyle buluşturan mekânlar inşa eder. Bir yerin yabancısı olmak sadece başka bir ülkede veya şehirde bulunmak değildir. Tanımadığımız sokaklarda yürümek, sesini bilmediğimiz bir mahallede susmak, kokusunu bilmediğimiz bir evde uyanmaktır. Yabancılık yalnızca fiziki değil, aynı zamanda duygusal, kültürel ve sosyal bir eksilme halidir. Mimarlık ise tam da bu eksikliği tamamlamayı hedefler. İnsan, “Ben neredeyim?” sorusuna mekân aracılığıyla cevap arar. Bu soru zihni, kalbi, geçmişi ve geleceği çağrıştırır. İnsanın kaybolma özgürlüğünün olduğu yer, aslında ait olduğu yerdir. Sahip olmanın ve ait olmanın en güzel örneği, vatanı için iki yıldır gözlerimizin önünde mücadele eden Filistin halkıdır. Filistin ve Gazze aidiyeti, inancı, kimliği, dik duruşu ve onuru ile bizlere gösteriyor ki bir vatana, bir bayrağa sahip olmak, onu her türlü güce ve zulme rağmen korumaktır. Mimari, Filistin halkı için yalnızca barınma değil kimliğin, hafızanın ve direnişin bir ifadesidir. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi olarak yalnızca bir şehrin değil, inancın, aidiyetin ve direnişin mimari bir simgesidir. Filistin halkı, Kudüs’e sahip çıkarak yalnızca bir ibadethaneyi değil, aynı zamanda tarihini, kültürünü, inancını ve varoluşunu korumaktadır. Filistinliler Nakba da gasp edilen evlerinin yasını boyunlarında taşıdıkları anahtarla tutarlar. Boyunlarında taşıdıkları anahtarlar bir gün evlerine dönme umudunun simgesidir. Anahtar; kaybolmuş gibi görünen bir mekâna ait mimari hafızanın en sade ama en güçlü sembolüdür. Anahtar kimdeyse toprak onundur! Burada görüyoruz ki insanın mekanla ilişkisi kimliğine ve aidiyetine yansır. Ve ben inanıyorum ki bir gün işgal bitecek, Filistin ve Gazze asıl sahiplerine kavuşacak, Gazze için yeniden inşa başlayacak. O zaman bu onurlu mücadeleyi veren insanların tüm yaralarını anlayarak, bir nebze olsun telafi etme niyeti ile şehrin inşasında bulunmaya Müslüman bir mimar olarak dua ediyorum.
Mekânın Hatırlattıkları ve Kimliğin İzleri
İnsan, tanıdığı duvarları, alıştığı malzemeleri, ezberlediği sokak köşelerini arar. Göç eden biri için aidiyet, geçmişle bağını koparmadan yeniye tutunma çabasıdır. Bu hususta biz mimarlar yalnızca teknik açıdan değil, aynı zamanda bir anlam arayışına da cevap ararız. Yapıyı sadece barınma ve yaşam faaliyetlerini sunan bir alan değil hatıraların, hikâyelerin ve hayallerin taşıyıcısı olarak tasarlarız. Mimarlık kimliğe yansır, kimlik mimaride iz bırakır. İnsan doğası gereği hatırlanmayı ister. Bu sebeple göç ederken de geride izler bırakmak ister: evinin balkonundan seyrettiği ağacı, sokaktan gelen çocuk seslerini, mahallesindeki camiden duyduğu ezanı, mutfağında kullandığı malzemeleri, eve gelirken yürüdüğü meydanı… Tüm bunlar göçle beraber başka bir yere taşınan kimliğin parçalarıdır. Mimarlık, tek tip bir yapı üretmek değil kültürü koruyarak, ihtiyaca binaen tasarım oluşturmaktır. Hem taşıdığı kültürün hem de yeni çevrenin izlerini barındıran mekânlar inşa eder. Bunun örneği benim çok sevdiğim ve hayran olduğum Mısırlı Mimar Hassan Fathy’nin ABD’nin güneybatı kesiminde bulunan New Mexico eyaletinde inşaa ettiği Dar AL İslam Merkezidir. Yapı hem mimari hem kültürel hem de toplumsal açıdan Amerika’da önemli etkiler oluşturmuştur. Müslüman göçmenler açısından merkez, sadece bir cami değil aynı zamanda eğitim, kültür ve topluluk yaşamının sürdürüldüğü bir alan haline gelmiştir. Örneğin, burada düzenlenen Arapça dersleri, sanat atölyeleri ve dini eğitim programları hem yerli Müslümanlar hem de İslam’a sonradan ilgi duyan Amerikalılar için kimliklerini inşa edebilecekleri bir ortam inşa etmiştir. Toplumsal düzeyde ise Dar al-Islam, Amerikalıların İslam’ı sadece haberlerden değil, estetik ve insani yönleriyle de tanımasına katkı sağlamıştır. Ziyaretçilere açık olması sayesinde, birçok Amerikalı ilk kez geleneksel İslam mimarisiyle burada karşılaştı. Ayrıca, mimarlık okullarında “toplum için mimarlık” anlayışını temsil eden nadir yapılardan biri olarak akademik düzeyde de sıkça örnek gösterildi. Kısacası Dar al-Islam, hem bir yapı hem de bir fikir olarak ABD’de mimarlık, göçmen topluluklar ve İslam algısı üzerinde kalıcı bir iz bıraktı.
Göçmen bir aile yeni bir ülkeye, yeni bir şehre ve evine girerken hangi izleri hatırlayacak? Bu sorunun cevabı yalnızca estetikte değil kullanılan malzemede, yapının yönlenmesinde, iç ve dış mekân ilişkilerinde gizlidir. Mimarlık aidiyeti estetikle değil, duyguyla kurar. Yabancılığın dönüştürücü gücünü mekâna taşır. Bir mimar, göç eden birinin duygularını hissedebiliyor ve anlayabiliyorsa, ancak o zaman anlamlı mekânlar oluşturabilir. İnsanı anlamak, onun ihtiyaçlarını duymak, mimarlığın özünü oluşturur. Mimarlar insanı, kendisiyle ve hatıralarıyla buluşturmak için hikâyelerine ortak olurlar. Bir yerin yabancısı olmak bazen bir kırılma, hüzün; bazen de umutla yeniden doğuştur. Mimarlık, bu kırılmayı yeniden inşa sürecine dönüştürür. Çünkü mimarlık canlı ve cansız her varlıkla kurduğumuz bir ilişki biçimidir. Her taşta, her duvarda, her oylumda göçün, hafızanın ve kimliğin izleri vardır. Mimar bu izleri okuyarak, gözlemleyerek, hissederek geçmişten kopmadan geleceğe bakan hem tanıdık hem taze hem yuva hem umut olan mekânlar tasarlar. Çünkü insan hatıralarını bazen kalbinde, bazen gözlerinde taşır. İşte bu sebeple insan mekânda yaşar, kendini mekânda tanımak ve anlamak ister. Aidiyet tam da bu noktada başlar. Göçle yerinden edilen her insanın sesi, duygusu mimaride bir nesnede hayat bulur; bazen bir kapıda, bazen bir pencerede, bazen bir balkonda, bazen de bir meydanda gün yüzüne çıkar. Aidiyet ve kimlik yalnızca göçmenlerin değil, aynı zamanda biz mimarların da inşa ederek dahil olduğu bir süreçtir. Bu süreç bize bir sonraki başlığımız Mekânın Geçiciliği ve Kalıcılığı ile alakalı yeni bir başlangıç sunar.
Kaynakça
Süreya, C. (2019). Göçebe. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Damluji, Salma Samar. Hassan Fathy: Earth and Utopia. London: Laurence King Publishing, 2018.

