Tarih, bazen büyük umutlarla açılan kapıların arkasındaki karanlık dehlizleri gizler. Bugün İran’da yükselen değişim sesleri ve “kurtuluyoruz” nidası, bize yirmi yıl öncesinin Ortadoğu panoramasını hatırlatıyor. Ancak o gün sevinenlerin bugün nerede olduklarına bakmak, geleceği okumak için elzemdir.
Irak Müdahalesi: Sevinçten Ebu Gureyb’in Karanlığına
2003 yılının Nisan ayında Bağdat’ta Saddam Hüseyin’in devasa heykelinin bir Amerikan zırhlısı tarafından devrilişi, dünya televizyonlarında “bir devrin sonu ve demokrasinin şafağı” olarak servis edildi. Sokaklarda tankların üzerine çıkan, askerlere çiçek atan Iraklılar vardı.
Ebu Gureyb: Bir Özgürlük Vaadinin İflası
Irak halkının onuruna indirilen en ağır darbe, Ebu Gureyb Cezaevi’nde yaşananlar oldu. Kurtarıcı olarak gelenlerin burada yaptıkları, halkın zihnindeki tüm meşruiyet köprülerini yıktı. 2004 yılında sızan fotoğraflar, sadece fiziksel şiddeti değil, sistematik bir aşağılama ve kimliksizleştirme politikasını belgeledi.
Sistematik Cinsel Şiddet ve Taciz
Mahkumların çıplak halde üst üste yığılması, kadın ve erkek tutuklulara yönelik tecavüz vakaları ve bu anların hatıra fotoğrafı gibi gülümseyerek kayda alınması, Batı’nın insan hakları maskesini düşürdü.
Kültürel ve Dini Aşağılama
Müslüman bir toplumun en hassas olduğu mahremiyet ve dini değerler, işkence metoduna dönüştürüldü. Domuz eti yedirme zorunluluğundan, dini ritüellerle alay edilmesine kadar her yol denendi.
Psikolojik Yıkım
Bu suçlar sadece duvarlar arasında kalmadı; aile yapısının kutsal sayıldığı Irak toplumunda binlerce ailenin parçalanmasına ve utanç kavramının toplumsal bir felce dönüşmesine neden oldu.
Kaosun Kurumsallaşması
Amerikan yönetimi, “De-Baasifikasyon” adı altında bir karar alarak Irak ordusunu ve devlet bürokrasisini bir günde lağvetti. Sonuç: yüz binlerce silahlı ve eğitimli adamın işsiz, onuru kırılmış ve öfkeli halde sokağa bırakılmasıydı.
Yağma ve Asayişsizlik
Müzeler, kütüphaneler ve hastaneler yağmalanırken Amerikan askerleri sadece Petrol Bakanlığı’nı korumaya odaklanmıştı. Bu, halkın “Bizi değil, kaynaklarımızı kurtarmaya geldiler.” gerçeğiyle yüzleştiği andı.
Mezhepçilik Tohumları
İşgal yönetimi, Irak’ı liyakat yerine mezhep ve etnik köken üzerinden yönetmeye çalışarak, bugün bile bitmeyen Şii-Sünni çatışmalarının temelini attı.
Toparlanamayan Bir Hafıza
Bugün Irak’ta hala elektrik kesintileri yaşanıyor, yolsuzluk bir yaşam biçimi haline gelmiş durumda ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkış noktası hep o işgal yıllarının yarattığı nefret zeminidir. Sevinçle karşılanan o heykel yıkma anı, aslında milyonlarca Iraklı için on yıllar sürecek bir sürgün ve yas sürecinin başlangıcıydı.
Afganistan: Bitmeyen Göç ve Modern Bir İhanetin Anatomisi
2001 yılının sonunda Kabil’e giren koalisyon güçleri, dünyaya tek bir fotoğraf servis ediyordu: Okula giden kız çocukları. Batı medyası bu işgali “kadınları özgürleştirme operasyonu” olarak pazarladı. Ancak yirmi yılın sonunda geriye kalan; harcanan trilyon dolarların ardından enkaz haline gelmiş bir ülke, travma dolu bir halk ve uçağın tekerleklerine tutunarak ölüme uçan insanların görüntüsü oldu.
Görünmez Kurbanlar: Gece Baskınları ve Hata Denen Katliamlar
Afganistan kırsalında savaş, televizyonlarda göründüğü gibi değildi. Köylüler için savaş: gece yarısı kapılarını kıran, çocuklarının gözü önünde babaları kurşuna dizen özel birlikler demekti.
Düğün Konvoyları ve Cenazeler
Amerikan İHA’ları, yanlış istihbarat gerekçesiyle defalarca düğün konvoylarını ve taziye meclislerini bombaladı. Her “hata” açıklaması, halkın kalbinde yabancı güce karşı nefreti büyüten birer tohum oldu.
Sivil Kayıpların Görünmezliği
On binlerce sivil, ikincil hasar denilerek istatistiklere hapsedildi. Hayatta kalmanın tek yolu, şehir merkezlerine ya da komşu ülkelere kaçmak, yani bitmek bilmeyen o epik göç yolculuğuna çıkmaktı.
Yolsuzluk ve Ahlaki Çöküş: Kukla Yönetimin İhaneti
Batı destekli Kabil hükümetleri, halkın rızkını çalarken yabancı güçlerin koruması altındaydı. Trilyonlarca dolarlık yardım parası, elit bir kesimin Dubai’deki banka hesaplarına aktı.
Örtbas Edilen Suçlar
İşgal süresince yabancı askerlerin karıştığı taciz ve tecavüz vakaları, askeri mahkemeler zırhı altında halktan gizlendi. Adaleti bulamayan halk, yabancı askeri kurtarıcı değil, işgalci olarak kodladı.
Toplumsal Parçalanma
Batılı yaşam tarzı sadece büyük şehirlerin birkaç mahallesine hapsedilirken, taşra açlığa ve radikalizmin kucağına itildi.
Uçak Kanatlarındaki Son Perde: 2021 Kaosu
Afganistan tarihinin en büyük ihaneti, 2021 yılının Ağustos ayında Kabil Havalimanı’nda yaşandı. Uçak gövdesine tutunan ve gökyüzünden birer birer düşen o insanların görüntüsü, dış müdahaleye bel bağlayan herkes için bir ibret vesikasıdır. Amerika sessizce çekilirken, halkı 20 yıl önce devirdiği yapının kucağına çok daha kötü şartlarda bıraktı.
İran İçin Uyarı Çanları: Bir İllüzyonun Anatomisi
Bugün İran sokaklarında yankılanan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” çığlıkları, dış dünyada iştahlı bir bekleyiş uyandırıyor. Rejimin baskısından bunalan halkın bir kesimi, dışarıdan gelecek bir demokrasi rüzgarının her şeyi düzelteceğine inanmak istiyor. Ancak tam bu noktada, Irak ve Afganistan’ın hayaletleri Tahran sokaklarında dolaşmaya başlıyor.
Dış Müdahale: Kurtuluş mu, Yağma Provası mı?
Tarih bize öğretmiştir ki; hiçbir büyük güç, bir ülkeye sadece insan hakları için trilyon dolarlık operasyon düzenlemez.
Kaynakların Rehin Alınması
İran, dünyanın en büyük enerji rezervlerinden birine sahip. Dış destekli bir değişimde, halkın özgürlüğü genellikle çok uluslu şirketlerin enerji imtiyazlarıyla takas edilir. Halk diktatörden kurtulabilir, ancak kendi öz kaynakları üzerinde söz hakkını kaybeder.
Yaptırımlardan Kaosa
Kurtarıcıların gelişiyle refah bekleyen halk; kendini çökmüş bir bankacılık sistemi ve karaborsanın pençesinde bulabilir.
Tecavüz ve Taciz: Bir Savaş Stratejisi Olarak Aşağılama
İran gibi muhafazakar kodların güçlü olduğu bir toplumda, yabancı bir gücün postallarıyla girdiği evlerde yaşanacak tek bir taciz vakası bile, toplumun genetiğinde onarılmaz yaralar açar. İşgalcinin ganimet muamelesiyle karşılaşma riski, rejimin baskısından daha yıkıcı bir travmaya dönüşebilir.
“Vekalet” Savaşlarının Laboratuvarı Olmak
Dış müdahale, İran’ı birleştirmek yerine mezhepsel ve etnik fay hatlarını tetikleyebilir. Balkanlaşma Tehlikesi ile İran; onlarca silahlı grubun birbiriyle savaştığı, kadınların ve çocukların en büyük kurban olduğu bir “vekalet savaşı” laboratuvarına dönüşebilir.
Gerçek Kurtuluş Mümkün mü? Kapıdaki Göç Dalgası ve Onur Sınavı
Bugün İran’da yaşananlar bir yol ayrımıdır. Irak ve Afganistan tecrübeleri göstermiştir ki; dışarıdan ithal edilen özgürlük paketlerinin içinden sadece kan, gözyaşı ve toplumsal çöküş çıkmaktadır.
İthal Özgürlük: Bir Truva Atı
Gerçek kurtuluş, bir yabancı ordunun postallarıyla kapınıza dayanması değildir. O postallar girdikleri evde sadece rejimi değil; mahremiyeti ve toplumsal dokuyu da çiğner. Kurtuluş, başkasının silahıyla değil, bir halkın kendi öz değerleri ve ortak iradesiyle inşa ettiği değişimdir.
Kapıdaki Büyük Trajedi: Yeni Bir “Epik Göç” Dalgası
Eğer İran halkı dış müdahaleye davetiye çıkarırsa, bekledikleri aydınlık gelecek yerini tarihin en büyük göç dalgalarından birine bırakacaktır. Bugün sevinçle sokağa dökülenler, yarın sınır kapılarında bir parça ekmek için bekleyen, çocuklarını plastik botlarda kaçırmaya çalışan mültecilere dönüşebilirler. Afganistan’da uçağın kanadına tutunan o çaresizlik, dışarıya bel bağlamanın en acı sonucudur.
Sonuç: Onur mu, Esaret mi?
Kurtuluş, başkasının lütfu değil, bir ulusun kendi onuruna sahip çıkma mücadelesidir. Dış güçlerin eliyle gelen “bahar”, genellikle o ülkenin kışını başlatır. Irak ve Afganistan’daki enkaz, İran için birer ayna görevi görmelidir.
Gördüğümüz en büyük göçler, hep “kurtarıcıların” ayak bastığı topraklardan başlamıştır. İran halkı, vatanını bir “göçmen deposuna” çevirmemek için uyanık olmalıdır. Çünkü başkasının silahıyla gelen özgürlük, o silahın namlusu size dönene kadar sürer. Gerçek kurtuluş, bir halkın kendi evinde, kendi kurallarıyla ve kendi onuruyla verdiği kavgadır.

