Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı askeri operasyonlar, Afrika’nın 54 ülkesinin tamamından olmasada çoğunluğundan coğrafi olarak oldukça uzak ve izole bir gelişme gibi görünse de günümüzün birbirine sıkı sıkıya bağlı küresel sisteminde bu mesafe hemen ortadan kalkmaktadır. Dünyanın bir ucundaki askeri hareketliliğin seyri, okyanusları aşarak en uzak kıyılara bile ulaşabilmektedir. Bu durumun en somut örneğini 28 Şubat 2026 tarihinde hava operasyonlarının başlamasından saatler sonra Afrika Birliği’nin yaptığı açıklama ile görmekteyiz. Bakıldığında iddetli çatışmanın yansımaları, Atlantik Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e kadar uzanan geniş Afrika kıyılarına ulaşmaya başladığında, kıtayı Asya ve Avrupa pazarlarına bağlayan hayati deniz ticaret yolları, enerji koridorları ve stratejik ekonomik çıkarlar da bu krizin yakıcı etkileriyle doğrudan karşı karşıya kalmaktadır.
Afrika’nın jeopolitik konumu, özellikle Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu arasında uzanan ve dünya ticaretinin can damarı sayılan deniz yollarının kesişim noktasında yer alması nedeniyle, bölgedeki herhangi bir askeri tırmanışa veya güvenlik riskine karşı ekonomik açıdan son derece hassastır. Ekonomik darboğazların ve stratejik baskıların iç içe geçtiği bu çok boyutlu durum, kısa ve orta vadede kıtanın genel istikrarı, gıda güvenliği ve kalkınma hedefleri üzerinde onarılması güç sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Krizin diplomatik boyutuna bakıldığında; İran’ın doğrudan hedef alınmasının ardından Tahran yönetiminin ABD ve İsrail’e ait bölgedeki hedeflere sert karşılık vermesiyle birlikte, Afrika başkentlerinde belirgin bir görüş ayrılığı ve diplomatik bir çatlak ortaya çıktı. Bu ayrışma, ülkelerin kendi ulusal çıkar hesaplarını, finansal bağımlılıklarını ve sömürge döneminden kalma bağlı ilişkileri de yansıtmaktadır.
Afrika Birliği, krizin ilk saatlerinde gerilimin tırmanmasından büyük endişe duyduğunu belirterek tüm tarafları “itidal ve diyaloğa” çağırdı. Uluslararası hukukun temel prensiplerine bağlı kalması gerektiğini vurguladı. Ancak bu kurumsal tutum, kısa sürede üye devletlerin kendi reel-politik gerçeklikleri ve bireysel dış politikaları karşısında parçalanarak etkisini yitirdi.
Afrika Boynuzu’nda yer alan Somaliland, Etiyopya ve Kenya gibi ülkeler, hızla İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınadı ve Washington ile Tel Aviv’in bu krizin fitilini ateşlemedeki birincil rolünü büyük ölçüde görmezden gelmeyi tercih etti. Birleşik Arap Emirlikleri tarafından finanse edilen ve bölgedeki güç dengelerini değiştiren Somaliland’daki Berbera üssü, İsrail’in Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma yönündeki stratejik vaatleri yer almaktadır. Buna karşılık Pretoria ve Dakar, Batı merkezli bu yaklaşımdan farklı bir dil benimsedi. Güney Afrika, “önleyici savunma kavramının uluslararası hukukta hiçbir meşru yeri olmadığını” vurgulayarak Washington’a ve onun askeri doktrinine açıkça eleştirdi.
Senegal Başbakanı Ousmane Sonko ise daha ileri giderek, bu çatışmanın aslında son elli yılda kurulan ve Batı hegemonyasına dayanan dünya dengesinin ne kadar büyük bir tehlike altında olduğunu, sistemin artık dikiş tutmadığını ifade etti. Nijerya ve Gana gibi ülkeler ise temkimli kararlar tercih ederken yalnızca bölgesel bir felaketi önlemek adına gerilimin düşürülmesi çağrısında bulunmakla yetindi.
Ekonomik cephede ise; Savaşın siyasi ve coğrafi boyutlarının genişlemesiyle Afrika, kendisini klasik ama bu kez çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek bir ekonomik denklemle karşı karşıya buldu. Enerji piyasalarındaki aşırı artış, güvenlik riskleri nedeniyle artan lojistik ve bozulan küresel tedarik zincirleri, kıta ekonomisini doğrudan etkiliyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, dünya petrol üretiminin ve ticaretinin yaklaşık %20 ila %30’unun geçtiği, küresel ekonominin kırılma noktası olan Hürmüz Boğazı’ndaki hassas istikrarı kökünden sarstı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak Brent petrol fiyatları kısa sürede %8 ile %13 arasında artış gösterdi.
Diğer tarafta ise petrol ithalatçısı olan ve enerji ihtiyacının tamamını dışarıdan karşılayan Afrika ülkeleri çok daha ağır bir ekonomik yükle karşı karşıya kaldı. Kenya, Ruanda ve Güney Afrika gibi ülkelerde yakıt fiyatlarındaki bu ani artış, sadece ulaşımı değil, üretim maliyetlerini ve dolayısıyla temel gıda fiyatlarını da yukarı çekerek halkın yaşam pahalılığını daha da derinleştirmektedir. Dahası, deniz ticaret yollarındaki güvenlik riskleri tedarik zincirlerini de kopma noktasına getirmektedir. Husilerin Babülmendep Boğazı’ndaki tehditleri ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki muhtemel hamleleri, küresel taşımacılık devlerinin rotalarını değiştirmesine neden oldu. Bazı dev yük gemilerinin rotayı Ümit Burnu üzerinden dolaşacak şekilde değiştirmesi, seyahat sürelerini haftalarca uzatmakta, yakıt tüketimini artırmakta ve sonuç olarak sigorta ile nakliye maliyetlerini fahiş oranlarda yükseltmektedir.
Krizin insani ve toplumsal etkileri ise; krizin belki de en az tahmin edilen ama en riskli yansımalarından biri mezhepsel gerilim ihtimalidir. Orta Doğu’daki krizin ideolojik etkileri, Afrika’nın dini ve toplumsal dokusuna da sızmaya başlamıştır. İran lideri Ali Hamaney’in askeri operasyonlar sırasında hayatını kaybetmesinin ardından Afrika’daki bazı ülkelerde yerel Şii topluluklar ve İran sempatizanı gruplar tarafından büyük protesto gösterileri düzenlenmiştir. Özellikle kıtanın en kalabalık ülkesi olan Nijerya’da, Şeyh İbrahim Zekzaki liderliğindeki Nijerya İslami Hareketi’nin (IMN) destekçileri; Gombe, Kano, Bauchi ve Kaduna gibi stratejik eyaletlerde sokaklara dökülerek ABD ve İsrail karşıtı çok sert sloganlar atmış, bu ülkelerin bayraklarını yakmıştır. Bu kitlesel hareketlilik, Nijerya merkezi hükümetinde ve güvenlik bürokrasisinde çok ciddi bir alarm durumuna yol açmış; yetkililer, dış kaynaklı bu ideolojik ve dini gerilimlerin Nijerya’nın zaten hassas olan iç dengelerini bozabileceği, mezhepsel çatışmaları körükleyebileceği uyarısında bulunmuştur.
2026 yılının bu kritik zamanlarında Afrika, Orta Doğu merkezli bu büyük krizin asla dışında değildir ve sadece uzaktan izleyen bir gözlemci konumunda kalması mümkün görünmemektedir. Aksine, kıta hem coğrafi konumu hem ekonomik bağımlılıkları hem de stratejik kaynaklarıyla küresel güç rekabetinin tam ortasında bir jeopolitik hesaplaşma alanı haline gelmiştir. Önümüzdeki dönemde Afrika ülkelerinin ve bölgesel örgütlerin önünde oldukça zorlu, çok bilinmeyenli ve riskli bir tablo bulunmaktadır. Artan küresel jeopolitik rekabetin, silahlı çatışmaların ve uluslararası sistemde “haklı olanın değil, güçlü olanın” borusunun öttüğü güç politikalarının yeniden başat hale gelmesi karşısında, Afrika’nın elindeki en büyük ve belki de tek gerçek savunma hattı; kendi içindeki siyasi bölünmüşlüğü aşarak ortak bir hareket kapasitesi geliştirmesi, bölgesel iş birliğini derinleştirmesi ve küresel krizlere karşı kolektif bir siyasi dayanışma sergilemesi olacaktır.

