Birbirimizi çiçek olmuş yaprak olmuş göreceğiz
Kurumuş dudaklarımızda sıcaklık
Dağlarda döğülmüş sular evimizde
Yeşil otların üzerinden çakıl temizliğinde
İnancımız üzerine evrenimiz
Evimizde ağaçlar kökleri bizde
Bir ev çizeceğim
bölümsüz doğu-batısız
Verin ellerimi Verin ellerimi
Kişiler çizeceğim
Cengiz Bektaş
EV
Ev… Tek bir kelime ama içinde bir ömrün, bir başlangıcın ve bir dönüşün derinliğini taşır. İnsanın temas ettiği ilk mekândır ev; kendi içinde kurduğu ilk düzen, ilk sükûnet, ilk aynadır. Bazen sevinci, hüznü, huzuru; bazen kavganın gölgesini, sükûnetin dinginliğini, kendine ve başkasına bakmayı evde öğrenir insan. İlişkilerin, bağın, çoğalmanın, hatta eksilmenin ilk mekânıdır ev; mimarlığın da en mühim zeminidir.
İnsan nereye “ev” der? Neresi onun evidir? Eve dönmek midir ev, yoksa evde başlamak mı? Başladığımız yere mi ev deriz, yoksa ne olursa olsun döndüğümüz yere mi? İnsanın evi, ilk tanıştığı mekândır aslında. Bir ömür boyunca ona benzer, ondan etkilenir, onu yeniden kurar.
GÖÇ VE EV ARAYIŞI
Tam da bu nedenle göç, bu soruların en çok görünür olduğu kırılma anıdır. İnsan yerinden edildiğinde ev artık yalnızca bir yapı değil; hafızasının, kaybının, umudunun ve tutunmaya çalıştığı yeni başlangıçların taşıyıcısına dönüşür. Göçmen için ev bazen geride bıraktığı yerdir, bazen geçici bir odadır, bazen de yeniden kök salmak istediği yabancı bir şehrin kenarında kurduğu küçük bir düzen. Ev, göçmenin omzunda taşıdığı yük, kalbinde büyüttüğü sığınak, her yeni bağda yeniden inşa ettiği bir varoluş mekânıdır. Bu nedenle evin anlamı, göçmenlik tecrübesinde daha da derinleşir; çünkü ev, onun için yalnızca bulunduğu yer değil, yeniden var olabildiği yerdir.
Evlerimizde öğreniriz her şeyi: insana bakışı, sanatı, tabiatı, ilişkileri, hakkı, hukuku… Pencereden içeri düşen ilk ışık, dışarıdan gelen kuş sesi, duvarların sıcaklığı ya da soğukluğu, yakındaki ağacın gölgesi… Hepsi insanı yeniden şekillendirir. Ev, insanın ikinci doğuşudur. Pencereden baktığımız yer neyse, iç dünyamız da ona benzemeye başlar. Ağaçsa bazen solar bazen açar güçleniriz ,duvarsa katılaşırız. O sebeple biz evlerimize, evlerimiz de zamanla bize benzer.
Bir evi inşa etmek, bir dünyayı kurmaktır. Evlerimiz fıtratımıza, inancımıza, tabiata ve insanın iç sesine uygun olmalıdır; içinde yaşayanın izini taşımalı, onunla birlikte nefes almalıdır. Bu nedenle bir mimar olarak en sevdiğim ve en çok önem verdiğim şey ev inşa etmektir; çünkü insanı yeniden kuran mekândır ev. Ev inşa etmek özen ister; yaşamak ve yaşatmak da özen ister.
Geçiciliğimizi unuttuğumuz için dünyayı da önemsizleştirdik son yıllarda. Oysa bu geçicilik bize ebedî bir karşılık olarak dönecektir. Ev, sadece bir barınak değil; insanın kendini yeniden inşa ettiği bir varoluş mekânıdır. Bunun için verebileceğim en çarpıcı örnek Beylerbeyi Sarayı’dır.
GÖÇ,SÜRGÜN VE MEKANIN DÖNÜŞÜMÜ
Beylerbeyi Sarayı’nın restorasyon projesinde çalıştığım süre boyunca, onun bir ev olduğuna şaşkınlıkla bakmıştım. Günlerce inceledim. Orası da bir sürgün eviydi; Sultan II. Abdülhamid oraya göç etmişti. Zamanın, coğrafyanın ve koşulların bir mekânı nasıl dönüştürdüğünü görmek, mimarlığın en derin sorusunu yeniden düşündürüyordu: Ev nedir? Neresidir ev? Tıpkı göçmenlerin yeni bir şehirde, yeni bir kültürde kendine yer açmaya çalışması gibi… İnsan hangi statüde olursa olsun yerinden edildiğinde mekânın anlamı değişir. Abdülhamid’in Beylerbeyi’ndeki yılları da bunun bir göstergesidir: Ev bazen mecburiyetle varılan bir duraktır, bazen de insanın kendini yeniden topladığı sessiz bir iç mekândır.
Balyan ailesine yaptırılan bu yapı, Sultan II. Abdülhamid’in son zamanlarını geçirdiği ve ölümüne kadar yaşadığı bir mekândı. Onun en mühim yanı ise muazzam zanaatkârlığıydı. Ahşap oymacılığındaki incelik ve zarafet, yemek odasında “Abdülhamid” yazan sandalye sırtlıklarında kendini gösteriyordu. Bu detaylara uzun müddet gidip gelip baktığımı hatırlıyorum. Bir mekânın bir insanla, bir insanın bir mekânla nasıl bütünleştiğinin en güçlü örneğiydi bu.
EV NEDİR, NERESİDİR EV?
Başladığımız yer mi, bizi ağırlayan yer mi, yoksa ruhumuzun yeniden kurulduğu yer mi?
Bir mimar için bu soru her yapıda, her pencerede, her hüzmede yeniden doğar.
Bu da bizi bir sonraki başlığımıza hazırlar.” Sınırlar ve Duvarlar: Mimarlıkta Kurulan Engel ve Umutlar”.
Kaynakça:
Fotoğraf: Ara Güler, 1960 – Zeyrek
Şair: Mimar CENGİZ BEKTAŞ

