Günümüzde Ortadoğu’da göçmen olmak yalnızca fiziki sınırları aşmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda dijital teknolojilerin ördüğü görünmez engeller arasında yaşamı sürdürmektir. Bölge genelinde yaygınlaşan yüz tanıma kameraları, biyometrik kimlik kartları, mobil izin uygulamaları ve gözetim platformları, göçmenlerin gündelik pratiklerini yeniden şekillendiren bir dijital sınır rejimi oluşturuyor. Güvenliği artırdığı iddia edilen bu sistemler, Pratikte göçmenlerin erişimini, hareketliliğini ve karar alma alanını daraltan bir denetim mimarisine dönüşüyor. Böylece göçü yönetme iddiasıyla kurulan bu yapılar, göçmenlerin hayatını kolaylaştırmak yerine, onların hareket alanını sınırlayan ve varoluşlarını daha kırılgan hale getiren bir baskı düzeni kuruyor.
Ortadoğu’da göç yönetimini belirleyen asıl sınır, geleneksel sınır kapılarının ötesine geçerek, ulusal güvenlik aygıtlarının ve idari bürokrasinin oluşturduğu geniş ölçekli dijital veri altyapılarında üretilen ve işlenen bilgilerden geçiyor. Bu sistemler, göçmenlerin hareketini kontrol etmenin ötesinde, onların görünürlüğünü, erişimini ve hatta hukuki varlığını dijital verilerin doğruluğuna bağlayan yeni bir yönetim rejimi üretiyor.
Örneğin, Ürdün’de Suriyeli mültecilerin kamp girişlerinde kullanılan iris tarama sistemleri, Katar ve BAE’de geniş alanlara yerleştirilen yüz tanıma ağları, Lübnan’da ikamet izni yenilemeleri için zorunlu hale gelen biyometrik doğrulamalar, dijital sınırların görünmez ama kuşatıcı doğasını açıkça ortaya koymaktadır. Bu sistemlerde yaşanan en küçük teknik hata, eksik bir kayıt, hatalı bir biyometrik veri ya da sitemde yaşanan en küçük teknik bir arıza, göçmeni saniyeler içinde kaydı olamayan, dolayısıyla yok hükmünde bir kişiye dönüştürebiliyor. Böylece dijitalleşme, fiziksel sınırların çok ötesinde, daha geçirimsiz ve daha kırılgan ilişkiler üreten bir baskı düzeni yaratıyor.
Özellikle, Middle East Eye / SyriaHR’nin aktardığı örnek, bu dijital kırılganlığın pratik sonuçlarını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Habere göre;
“Ürdün’de BM’nin biyometrik kayıt sistemi kapsamında Suriyeli mültecilerden toplanan iris verilerinin giderek genişleyen bir veri yığınına dönüştüğü, ancak bu verilerin nasıl kullanıldığına dair şeffaflığın son derece sınırlı olduğu belirtilmektedir. Dahası, sistemde oluşan küçük bir teknik arıza ya da veri uyuşmazlığı nedeniyle bazı mültecilerin yardım alma süreçlerinden dışlandığı ifade edilmektedir.” (Kaynak: Middle East Eye / SyriaHR)
Ayrıca, Göçmenlerin Kayıt altında olması çoğu devlet tarafından koruyucu bir uygulama gibi sunulsa da Ortadoğu bölgesinde bu kayıt sistemi çoğu zaman temel haklara erişimi değil, gözetimi yoğunlaştırıyor. Özellikle, Lübnan’da Artırılmış Güvenlik kaydı yenilenmediğinde mültecilerin belgesiz statüsüne itilmesi ya da Ürdün’de iris taraması yapılamadığında yardım kartlarının kitlenmesi, kayıtlılığın hak değil kırılgan bir görünürlük ürettiğini gösteriyor. Kayıt dışı olanlar tamamen görünmez hale gelirken, kayıtlı olanlar ise aşırı görünür hale geliyor; Kamp giriş çıkışlarından yardım alma sıklığına kadar her adımları dijital olarak izleniyor. Ancak bu yoğun görünürlük ne hukuki bir güvenceye ne de temel haklara dönüşüyor; aksine, mültecilerin hayatını veri temelli bir denetim döngüsüne sıkıştıran yeni bir dijital sınır bölgesi haline getirmektedir.
Bu dijital abluka altına alma girişimi, göçmenlerin şehirle kurdukları ilişkiyi yalnızca fiziksel olarak daraltmakla kalmıyor, aynı zamanda mekânsal deneyimin evrilerek duygusal bir boyuta dönüşmesine de neden oluyor. Özellikle, GPS ile sınırlandırılmış rota dışına çıkma korkusu, kameraların kör noktalarının ezberlenmesi ihtiyacının gerekli kılmakla kalmıyor, aynı zamanda, internet erişimi kesildiği zaman diliminde aile ile kurulması gereken iletişimleri de kesiliyor. Sonuç olarak, günlük yaşamı sürekli bir uyum ve tetikte kalma haline getiriyor.
Özellikle, kentin sunduğu ortak alanlar, güvenlik ağları ve sosyalleşme imkanları bu dijital gözetim katmanları arasında erirken, göçmenler hem görünürlük baskısına hem de iletişimden koparan bir görünmezliğe mahkûm edilmektedir. Böylece, Ortadoğu şehirleri, göçmenler için yalnızca çalışılan veya yaşanan yerler olmaktan çıkıp, dijital denetimin ritmine göre yeniden şekillenen, geçirgen ama aynı zamanda kapalı bir mekânsal rejime dönüşmektedir.
Bu kırılgan yapı, dijital teknolojilerin tarafsız ve güvenilir olduğu yönündeki yaygın varsayımı da sorgulamayı zorunlu kılıyor. Algoritmaların ardındaki şirketler, devlet kurumları ve güvenlik ajansları çoğunlukla şeffaf olmadığı için, göçmenler nasıl değerlendirildiklerini, hangi verilerinin kimlerle paylaşıldığını ve dijital sicillerinin gelecekte nasıl kullanılacağı bilinmiyor. Bu kapsamda bir ülkedeki yardım başvurusundan çalışma izni yenilemeye kadar pek çok kritik karar, bir insan değerlendirmesinden değil tamamen dijital algoritmanın süzgecinden geçmektedir. Bu süreç, bize bu zamanda ve gelecekte oluşturulan dijital izler, sınır ötesi veri paylaşımı sayesinde kişiyi yıllar sonra farklı ülkelerde bile takip edebilecek kalıcılığa sahip olduğunu göstermektedir. Böylece, dijital sistemler, göçmenlerin bugününü olduğu kadar yarınını da belirleyen görünmez bir iktidar alanı yaratıyor; erişimin, hareketin ve hatta yapılan hatanın bile oluşacak teknik koşullara bağlandığı gelecekte yeni bir hak ihlali mimarisini ortaya çıkaracağını göstermektedir.
Bu bütüncül yaklaşım, yalnızca mevcut ihlallerin tespit etmekle sınırlı değil; aynı zamanda dijital teknolojilerin göçmenler adına nasıl dönüştürülebileceğine dair normatif bir çerçeve geliştirmeyi de gerektirmektedir. Veri güvenliğinin bağımsız şekilde denetlendiği, algoritmik süreçlerin şeffaflaştırıldığı ve dijital hizmetlere erişimin bir lütuf değil temel bir hak olarak tanımlandığı bir yapı kurulmadıkça, bölgedeki göçmenler dijital çağın en sessiz kaybedenleri olmaya devam edecektir. Sonuç olarak, Ortadoğu’nun hızla dijitalleşen sınır rejimi içinde göçmenlerin görünmezliğini kırmanın yolu, teknolojiyi güvenlik merkezli bir denetim aracı olarak değil, insan onurunu güçlendiren bir toplumsal altyapı olarak yeniden tasarlamaktan geçiyor. Bu ise hem politik irade hem de teknolojik etik açısından kolektif bir yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır.
Kaynakça
Context / Thomson Reuters Foundation. “In Jordan, Refugees Scan Irises to Collect Aid. But Is It Ethical?” Context, erişim 8 Aralık 2025. https://www.context.news/surveillance/in-jordan-refugees-scan-irises-to-collect-aid-but-is-it-ethical.
Middle East Eye / Syrian Observatory for Human Rights (SyriaHR). “UN’s Biometric Registration for Syrian Refugees: Privacy Risks.” Middle East Eye, erişim 8 Aralık 2025. https://www.syriahr.com/en/272996/.
E-International Relations. “UNHCR, National Policies and the Syrian Refugee Crisis in Lebanon and Jordan.” E-International Relations, 24 Nisan 2023. https://www.e-ir.info/2023/04/24/unhcr-national-policies-and-the-syrian-refugee-crisis-in-lebanon-and-jordan/.
Business & Human Rights Resource Centre. Scrutinising Border Surveillance in MENA. 2022. https://www.business-humanrights.org/documents/38088/2022_Scrutinising_border_surveillance_in_MENA.pdf.
UNHCR. Data Protection Handbook for Humanitarian Action. Erişim 8 Aralık 2025. https://www.unhcr.org/data-protection

