İstanbul, kurulduğu 4. yüzyıldan itibaren çeşitli göç hareketlerinin uğrağı haline gelmiştir. Bu hareketlilik, kentin tarihsel sürekliliği içinde, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapıları şekillendiren temel unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Konumu itibarıyla çeşitli etnik ve dini toplulukların hareketliliği, İstanbul’un çok katmanlı sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını inşa eden temel dinamiklerdendir.
19. yüzyılda İstanbul’un göç haritası oldukça zengindi. Yazı dizisinin ilk bölümüne konu olan tarımsal üretimi terk ederek İstanbul’a yerleşen taşra nüfusu, Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya üzerindeki baskısının yerinden ettiği kitleler, ticaret yapmak ya da ülkelerindeki kırılgan siyasi koşullardan uzaklaşmak üzere İstanbul’da bulunan Avrupalılar İstanbul’un göç haritasının katmanları arasında yer alıyordu. Bu katmanlar, iç dinamikleri kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını aşan büyük hareketliliklerle de İstanbul’un demografik yapısının şekillendiğini göstermekteydi.
Rus İmparatorluğu’nun 19. yüzyılda Müslümanların bulunduğu bölgedeki politikaları Çerkesler, Abhazlar, Osetler, Dağıstanlılar ve diğer Kafkas halklarının Osmanlı topraklarına göç etmesini teşvik etmiştir. 1864’te Rusya’nın, Çerkeslerin ana vatanı olan Kuzeybatı Kafkasya’yı (Soçi, Krasnodar, Adigey bölgeleri) ele geçirmiş, bu süreç, Çerkes Soykırımı olarak Osmanlı kaynaklarında yer almıştır.
Kırım Savaşı (1853-1856) ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (bilinen adıyla 93 Harbi) sonrası Rus İmparatorluğu‘nun Kafkasya’daki kontrolünü pekiştirmesi, bölgedeki Müslüman nüfusa yönelik baskıları artırmıştır. Zorla Hristiyanlaştırmaya çalışma, Slav kökenli yerleşimcilerin getirilmesi, yerel halkı vergi ve zorunlu askerlik gibi yükümlülüklerin olması yalnızca Çerkesleri değil, Dağıstanlılar, Çeçenler ve İnguşlar gibi Kafkas halklarını da Osmanlı’ya göç etmeye zorlamıştır.
Osmanlı yönetimi, Kafkasya’dan gelen göçmenleri iskan etmek için politikalar geliştirirken, İstanbul hem ilk durak hem de bazı grupların kalıcı olarak yerleştiği bir merkez haline gelmiştir. Osmanlı yönetimi göçmenlerin bir kısmını Anadolu ve Rumeli’ye yönlendirse de, bazı gruplar İstanbul’daki ekonomik fırsatlar nedeniyle burada kalmayı tercih etmiştir. İstanbul Osmanlı başkenti olduğu için göçmenler buraya geldiklerinde devlet yardımı alabilmeleri etkili olmuştur. Bu dönemde Anadolu yakasında Üsküdar ve Beykoz gibi semtlerde Çerkes ve Dağıstanlı toplulukların yoğunlaştığı görülmektedir.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından yaşanan büyük göç dalgasıyla İstanbul, Kırım, Kazan ve Kafkasya’dan gelen binlerce göçmenin yeni yaşam alanı haline geldi. Başbakanlık Arşivlerindeki belgelere göre bu göç dalgası sonucunda Kafkas kökenli göçmenler Fatih, Aksaray, Beyazıt, Üsküdar ve Kadıköy gibi semtlerde yoğunlaşmıştır. Osmanlı yönetimi, bu göçmenleri kendi topraklarına kabul ederken onları yalnızca demografik bir genişleme olarak değil, aynı zamanda siyasi ve askeri bir dinamik olarak görmüştür.
Osmanlı’nın klasik döneminde toplumsal düzenin temel taşı olan millet sistemi, 19. yüzyılda modern ulus-devlet baskısı ve büyük güçlerin müdahaleleriyle dönüşüme uğramıştır. 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Yunanistan ve Karadağ ile başlayarak milliyetçilik akımları imparatorluğa toprak kaybettirmeye başlamıştır. Ayrıca Osmanlı toplumunun dini kimlik eksenli çeşitliliği, Rumlar ve Ermeniler gibi Hristiyan Osmanlı nüfusu mensuplarını imparatorluğun uluslararası ilişkilerinde Avrupa devletlerinin doğrudan müdahil olduğu bir dezavantaj haline getirmiştir. Tanzimat ve Islahat Fermanları, hukuki eşitlik iddiasıyla bu sorunu yatıştırmayı amaçlasa da Osmanlı’nın çözülme süreci, ulus-devletlerin yükselişiyle birleşerek, “azınlık meselesini” modern siyasi tarihin en belirleyici dinamiklerinden biri haline getirmiştir.
Bu arka planda İstanbul’a yerleşen Kafkasyalı göçmenler, Müslüman nüfusun artmasında etkili olmuş, ilerleyen yıllarda özellikle Osmanlı bürokrasisinde ve askeri teşkilatında etkili konumlara gelmişlerdir. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte, gayrimüslim topluluklar için aynı dengeyi koruyamadı. Kafkas kökenliler ise Müslüman kimlikleri nedeniyle devlet tarafından tehdit olarak görülmedikleri gibi, aksine askeri ve bürokratik kadrolarda hızla yükselerek imparatorluk siyasetinde yer almıştır. II. Abdülhamid dönemi boyunca özellikle Kafkas kökenli Çerkesler, saray muhafız birliklerinde ve Osmanlı ordusunda önemli görevler üstlendiği görülmektedir.
Göçmenler yalnızca Osmanlı askeri ve bürokratik yapısına değil, İstanbul’un kentsel dokusuna da etki etmiştir. Fatih, Aksaray, Beyazıt, Üsküdar ve Kadıköy gibi semtlerin seçilmesinde göçmenlerin ekonomik faaliyetleri, mahalle yapısı ve topluluk ilişkileri belirleyici olmuş, Kafkasyalı göçmenlerin kurduğu mahallelerin sosyal yapısı, camiler, pazar yerleri ve kahvehanelerle şekillenerek, İstanbul’un kültürel kimliğine katkıda bulunmuştur. Ayrıca Çerkesler ve Dağıstanlılar deri işçiliği, halıcılık ve marangozluk gibi zanaatkârlık dallarında faaliyet göstererek İstanbul’un esnaf teşkilatlarına entegre oldular.
İttihat ve Terakki’nin yükselişiyle Türkçülük hareketi güçlenirken, Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali ve Ahmet Ağaoğlu gibi göçmen aydınlar ön plana çıkmış, Osmanlı’nın siyasi düşünce tarihine ve entelektüel hayatında etkili olmuştur. Bunun yanı sıra eğitimde Kırım ve Tatar kökenli öğretmenler Darülfünun ve Darülmuallimin gibi kurumlarda görev alarak modernleşen Osmanlı sistemine katkıda bulunmuştur.
Sonuç olarak, Kafkasya’daki toprak kayıpları ve Rus İmparatorluğu’nun baskıcı politikaları, Osmanlı’ya uzanan büyük bir göç dalgası yaratırken İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğu bu sürecin en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Kafkasya’dan zorlu koşullarda göç etmeye zorlanan kitleler, Osmanlı Devleti’nin askeri ve siyasi yapısında önemli roller üstlendiği gibi, İstanbul’un sosyal ve ekonomik hayatına, Türk siyasal hayatına ve siyasi düşünce tarihine büyük katkı sağlamıştır.
Araştırma dizisinin bu bölümü, 19. yüzyılda imparatorluk çatışmaları, zorunlu yer değiştirmeler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun iskân politikaları sonucu İstanbul’a yerleşen Kafkasyalı göçmenlerin karmaşık ve çoğu zaman acılı yolculuklarını ele almıştır. Bu hikâyeler aracılığıyla, göçün kentin toplumsal dokusunu nasıl dönüştürdüğü ve İstanbul’un bir sığınak ve kesişim noktası olarak değişen rolü ortaya konmuştur. Seri bir sonraki bölüme geçerken odak, Osmanlı başkentine gelen Avrupalı göçmenlere—tüccarlara, sürgünlere, zanaatkârlara ve siyasi mültecilere—yönelecektir. Bu yeni dalga, demografik ve kültürel açıdan farklı ama aynı derecede dönüştürücü bir etkide bulunmuştur. Göç yollarını bir araya getirerek, bu seri İstanbul’u hareketlilik, müzakere ve birlikte yaşamın katmanlı bir mekânı olarak daha derinlemesine anlamayı hedeflemektedir.
Kaynakça
Justin Mccarthy, The Ottoman Peoples and the End of Empire, Historical Endings (London: Arnold, 2001 International Journal Middle East Studies, 35(1), 162–163. https://doi.org/10.1017/s0020743803320070
Kayali, H. (2021). Imperial resilience: The Great War’s End, Ottoman Longevity, and Incidental Nations. Univ of California Press.
Kemal H. Karpat (1985). Ottoman Population, 1830–1914: Demographic and Social Characteristics. Middle East Studies Association Bulletin, 19(2), 208–210. https://doi.org/10.1017/s0026318400016217
Kent, M. (1996). The Great Powers and the end of the Ottoman Empire. Routledge.
Meyer, J. H. (2014). Turks across empires: Marketing Muslim Identity in the Russian-Ottoman Borderlands, 1856-1914.
Saydam, A. (1997). Kırım ve Kafkas göçleri, (1856 – 1876). Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu

